08.09.2006 – Yalnızlık
10.9.2006 (Kategori: Yeni_Hayat_Gunlugu)
Beter bir gece geçiriyorum. Saat bir gibi yatıyorum. Datça’da o şiddetli rüzgarlar kesildi, hatta bütün rüzgarlar kesildi. Yaprak kıpırdamıyor. Herzamanki gibi sivrisinek aparatını fişe takıyorum. Etrafta görmedim fazla; ama ne olur ne olmaz. Rüzgar kesildi ya, ortaya çıkıverir bu meretler.
Uykuya dalıyorum. Bir süre sonra bir rüyadan kanter içinde uyanıyorum. Ne oluyor yahu? Ne gördüğümü o zaman da hatırlamıyordum, şimdi de hatırlamıyorum. Kalkıyorum, biraz silkiniyorum ki terlerim soğusun. Biraz su içiyorum. Tuvalete gidiyorum. Saati kontrol ediyorum. Uyuyalı sadece iki saat olmuş. Kıvrılıp yeniden yatıyorum. Bir zaman daha geçiyor. Kulağımda sinir bozucu bir cızırtı ile uykunun tatlı hallerinden hafif sıyrılıyorum. Sen misin uyanmaya yazan. Ayaklarımda ve bacaklarımda öyle bir kaşıntı var ki anlatamam. Kulağımda bir cızırtı ve vızıltı. Dayanamayacağım. Uykum tam dağılmadan yerimden kalkıyorum.
İnatçı, asap bozucu ve kana susamış bir sivrisinek tepemde dolaşıyor. Yahu uyandım, az sonra seni öldüreceğim, ne demeye hala ayan beyan etrafımda dolanırsın bre zerzevat? Bir yüzsüz ki sivrisinek anlatamam. Işıklar yanıyor, benim elimde az sonra kendisinin dar ağacı olacak bir ilaç kutusu… Hala sersem meret tepemde vızıldıyor. Demek ki ben sereserpe yatıp da mışıl hışıl uyurken, bu meretcik beni sonsuz bir açlık giderme sofrası olarak algılamış ki, kansızlığına doyamıyor. Şöyle bir kaşınan yerlerimdeki ısırık sayısına bakıyorum. Onu geçiyor kızarmış kabarıklıklar. “Yuh!” diyorum kendi kendime. “Doymadın mı bre kahpe?”.
Bir yerlerde sivrisineklerin karınlarını doyurmak için değil, yumurtalarını beslemek için kan emdiklerini okumuştum. Sadece dişileri kan emermiş bu haşerelerin.
Gecenin o kör karanlığında, uyku sersem sepeleti olarak içimden: “Ya bırak beslensin işte gariban, yumurta yapacak, üreyecek, var oluş amacını gerçekleştirecek. Kıyma bu faniye!” diye bir ses yükseliyor. Sonra bu gerzek haşerenin, kıl büyüklüğünde iğnesini tenime sokuşu, oradan bir damarı tutturup da zorla yaptığım kanımı emişi aklıma düşüyor. Kinleniyorum: “Sen kimsin de izin mizin almadan öyle tenimden içeri girip de kanımı emiyorsun ey dişi sivri?” diyerekten alevleniyorum. Gözümle haşereyi takip ediyorum.
Hayvan öldürmekten hiç hazetmem. Mevzu bahis böcükgillerden bile olsa. Ancak bu sivriler ve karalar var ya, acaip asabımı bozuyor. Yok yumurtaymış, yok türün devamıymış, dinleyecek halde değilim. Elimde ilaç kutusu (daha iyi bir şey bulamadım mı, yok bulamadım) kan emici miniği bulmaya çalışıyorum. Hem bu sivrisineklerim evrimdeki rolü nedir söyler misiniz? Yani tamam, ara sıra gözde olup da insandan insana, hayvandan hayvana bulaşıcı beter hastalıklar taşıyorlar ve “zayıf olan doğal seçilimden kaçılsın!” mesajını veriyorlar; velakin nedir yani? Sivrisineksiz olmuyor mu kardeşim bu doğal seçilim?
Bir de “Hadi, sivrilerin rolünü anladık, peki karaların rolü nedir? Bana bir söyler misiniz?” Sağa sola uçup da, ön patilerini kaşıyarak, küçük hesaplar peşindeki bakkal tavırlarına girmekten başka ne işe yarıyor bu hayvanatlar?
Neyse. Gelelim geceye. Elimde ilaç kutusu, yüzsüzün yeniden belirmesini bekliyorum. O sırada zaman geçsin diye de tuvalete gidiyorum. Ay aynadaki yansımamı görünce bir gülmek tutuyor beni: “Şu halime bak, gözlerim şişmiş kırmızı kırmızı küçük boncuklara dönmüş, yüzümde bir alıklık hali. Bir de sivri avlıyacağım. Bu halimle mi? Güleyim bari!” diyip gülüyorum.
Neden sonra, sivri yeniden beliriyor. Ahan da tam beyaz duvara konuyor: “Amaan, şimdi bunu vuracam burda duvarı leke yapacak!” diyorum içimden; ama yine de vuruyorum. Tahmin ettiğim gibi duvar kırmızıya boyanıyor. Gıcık olurum duvardaki sivri leşlerine. Böyle kötü otellerin duvarlarında olur bunlardan pek çok: “Temizleyeyim bari” diyorum. Bir yandan uykuma dönebileceğim için sevinçli iken, diğer yandan duvardaki leşi temizleyeceğim için içim kalkıyor. Elimde ıslak bir kağıt havlu ile duvarı silerken, “bıız” sağımdan, “vızz” solumdan iki haşere daha uçuyor: “Tamam, anlaşılan o ki bu gece bunlarla savaşamayacağım” diye geçiriyorum içimden. Aşağıya inip heryerlerime fazla fazla “Off” sıkıyorum. Ne güzel de isim bulmuşlar “Of!” yani.
Sıkıyorum sivri savurucuyu ancak bu sefer de ilacın kokusundan ben bile rahatsız oluyorum. Bir öksürmeler tutuyor, midem bulanıyor: “Acaba,” diyorum, “bu ilacın tarihi geçmişti de, şimdi ben bunla yıkanınca zehirlenir miyim?”. Öksür öksür, bir süre kendimi zorluyorum uykuya dalmak için, ne mümkün. O kadar yıkanıyoruz sabunlarla yağlarla, sonra bu leş kokulu ilacı sıkıyoruz tenimize, kıl oluyorum yattığım yerde.
Bir süre sonra uyku ağır basıyor dalıyorum rüya alemine.
Not: Bu arada prizde takılı olan “sivrisinek savuşturucu mavi tabletler”in de bir işe yaramadığını bir kere daha tescillemiş oluyorum.
Güneş tepelerdeyken uyanıyorum yeniden. Kalkıyorum. Sabah kahvem pişerken bulaşıkları yıkıyorum. Kahvemi içiyorum. Tüp ısmarlıyorum. Evi süpürüyorum, siliyorum. Tüp bekliyorum, gelmiyor. Neden acaba deyip yeniden telefon ediyorum, ev numarasını yanlış anlamışlar. Yine beklemeye koyuluyorum. O sırada telefon geliyor Ayşe Ablamdan: “Çiçekler hazırlar tontonum, bir güzel olmuşlar ki anlatamam. Yaz gibiler. Çok güzel olacak elbisen” diyor neşeli sesi ile. Şu tüp gelse de gidip çiçeklerimi alsam.
Yarım saat sonra, elinde kısa ve tombul bir tüple, upuzun boylu pek yapılı bir genç beliriyor kapıda: “Aaa, bizimkisi ince ve uzundur” diyorum ben. Yahu ben ne anlarım tüptü, elektirikti, yemek pişirmekti? Bugünkü temizliği bile zorla, öfleye püfleye yapıyorum: “Bir erkek evine geldiğinde evinin ve eşinin akça pakça olmasını ister”. E istesin istemesine de, bana ne? Değil mi…
Uzun boylu, yapılı genç elinde kısa ve tombul tüple gidiyor, uzun ve ince bir tanesi ile geri dönüyor. Sabırsızım, çiçeklerimi almaya gideceğim ya. Gence diyorum ki: “O dolabı açınca hep bir gaz kokusu geliyor. Kaçak olup olmadığını bir kontrol etsek”. Alala, çocuk bana hiç cevap vermiyor. Sessiz messiz bir şeyler yapıyor kendince: “Kardeşim, bizi de bir bilgilendirsene, merak içinde duruyoruz ya burada. Görünmez miyim ben?”. Yok, gençte tık yok.
Musluğu açıyor, ellerini ıslatıyor, bulaşık süngerini alıyor, ben bir meraklar içinde: “Herhalde ellerini yıkayacak” diye düşünürken, gencimiz bulaşık süngerini sabunlayıp, tüpün üstüne, tüpten ocağa gaz geçiren borulara felan sürüyor. O zaman anlıyorum ki (zira araba lastiğini kontrol etmek için de benzer bir yöntem kullanırlar) genç benim dediklerimi duymuş, kaçak olup olmadığını kontrol ediyor: “E iyi de, konuşsana evladım. Açıklasana. Bir ağzın, dilin, dişlerin var değil mi ya?”. Neyse.
Deniyor, deniyor. En nihayetinde bana dönüp diyor ki (oh be! Görünmez değilmişim): “Kaçak yok gibi”. E güzel. Bu sefer de elindeki çakmağı çakarak boruyu, bağlantı yerlerini yokluyor: “Ay az sonra patlayacak bu tüp, biz de parçalara ayrılıp yok olacağız” diye geçiriyorum içimden; ama dışarıdan diyorum ki: “O yaptığınız tehlikeli bir şey değil mi?”. Genç umarsız: “Az önce suyla kontrol ettim ya” diyor. E iyi de, o zaman kontrol ettiysen ve sorun yoksa, ne demeye ateşle bir daha kontrol ediyorsun? Az sonra patlayacağız. Hayatımızın son saniyelerini yaşıyoruz…Daha çiçekleri bile göremeden gideceğim bu dünyadan…
Neyse ki, patlama felan olmuyor, ucuz yırtıyoruz yani. Kocamancık genç paraları alıp gidiyor.
Ben de çiçeklerimi almaya yollanıyorum. Pek bir güzeller. Eve gelince hepsini koltuğun üzerine yayıyorum. Kır oluyor birden koltuk.
Resimlerime geri dönüyorum. Çizimlerimi tamamlıyorum. Mozaik zeminimin üzerine aktarıyorum. Bu arada salçalı sosis pişirip yiyorum. Az biraz NTV’deki Cebit Fuarı’na bakıyorum. O alemin pek bir içindeyken şimdi ne kadar da uzak kaldığımı düşünüyorum. Hayat işte!