Son on günü, uzun zamandır göremediğim insanlarla hasret gidererek geçirdim; ama bunu yapabilmiş olmamın da bir ön koşulu vardı: işten ayrılmak!
Geçtiğimiz sonbahar-kış döneminde; evimin dışındaki ağaçlar yapraklarını sarartıp dökerken kendime bir hedef koymuştum: “en azından iki sene aynı evde yaşayacaksın!” diye; çünkü 2003 yılından beri her yeni şubat ayında başka bir evde, başka koşullar içinde yaşıyordum. Sanki şimdiki evimde iki sene geçirebilirsem son altı senenin göçebe hayatını kırabilecekmişim; evcilleşebilecekmişim gibi düşünmüştüm.
Ama işte; daha bu evde bir yılımı bile doldurmadan, yeniden yollara düşmek fikirleri/planları ile karşı karşıya kaldım. İşten ayrılmak bir düşünceler karmaşası ve çatışmasını da beraberinde getirdi. Bilişim sektöründe devam etmek, lojistik sektörüne geçmek, okula dönüp akademik hayatı yeniden denemek, İzmir’e taşınmak, Datça’ya taşınmak, Ankara’da kalmak…
Geçtiğimiz on gün içerisinde görüştüğüm arkadaşlarımın hepsine içinde bulunduğum durumu anlattım ve inanılmaz bir şekilde her birisinden apayrı yorumlar geldi. Kimisi akademik hayatın tam bana göre olduğunu söylerken, kimisi bilişim sektöründe çok daha tatmin olacağımı iddia etti. Kimisi son altı aylık işimin bana çok iyi gelmiş olduğunu ve beni çok iyi gördüklerini söylediler; kimisi son altı ayın beni çok yıpratmış olduğunu ve beni çok kötü gördüklerini söylediler. Kimisi Ankara’da kalmamın daha uygun olduğunu, kimisi pılımı pırtımı toplayıp İzmir’e gitmemin daha iyi olacağını söylediler. Kimisi işimi kaybetmiş olduğum için hiç endişelenmedi: “Sen nasılsa bulursun bir şey!” dediler; kimisi çok endişelendi ve: “Bu kriz ortamında ne yapacaksın! Bittin sen!” dediler.
Velhasıl şu son on gün –etrafımdaki insanların fikirlerine çok değer veren bir insan olarak- bana ilginç bir deneyim sundu. Arkadaşlarımın her birinin beni farklı bir algılayış biçimleri vardı ve bu algı kendi kişilikleri/deneyimleri ile şekilleniyordu.
Kimisi beni iyi, dürüst, kendine güvenen ve hayatta kalabilir bir insan olarak algılarken; kimisi kusurlu, kafası karışık, ne istediğini bilmeyen ve kendine güvensiz bir insan olarak algılıyordu. Kimisi iyi gözüktüğümü düşünürken kimisi perişan halde olduğumu düşünüyordu. Kimisi yetenekli ve marjinal diye düşünürken kimisi basit ve sıradan olarak algılıyordu.
Eğer kendim hakkındaki fikirlerimi –yakın arkadaşlarım bile olsalar- diğer insanların algıları ve aktardıkları üzerine inşa etmeye kalkarsam feci şekilde eğreti bir kişiliğe sahip olduğum sonucuna varabilirim.
İnsanların temel kişilik özelliklerinin, genleri ile beraber getirdikleri sayısız özellik arasından 0-3 yaş arasında yaşadıklarına göre seçildiğini ve geliştiğini biliyorum. Birer yetişkin olarak temel kişilik özelliklerimiz üzerinde çok az değiştirme gücüne sahip olduğumuzu da biliyorum.
Bu durumda eğreti bir kişiliğe saplanıp kaldığıma mı inanmalıyım?