Kasım ortalarında bir cumartesi gecesi iki arkadaşımla beraber sinemaya gitmiştik. Arkadaşlarımdan birisi doktorasını yazmaktan bitap düşmüş bir akademisyen, diğeri ise gönlünü sinemaya kaptırmış bir yönetmendi. İzlemeye durduğumuz film ise Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun’u idi.
Ben ve akademisyen arkadaşım, rezillik ötesi bir cehalet ile henüz yönetmenin herhangi bir filmini izlememiştik. Ne kendisi ne de tarzı hakkında en ufak bir bilgi sahibi değildik. O gece, hayatım boyunca sinemada geçirdiğim en zorlu iki saati yaşadım. Yönetmeni, tarzını, ve dahi konuyu bile bilmeden gittiğimiz filmin sonunu getirene kadar birkaç kalp sıkışması, bir öksürük krizi ve sayısız iç çekiş yaşadım. Aynı zor durumu akademisyen arkadaşım da yaşıyordu. Oysa yönetmen arkadaşımız keyifli bir sükunet içerisinde bitmek bilmez karelere gözünü dikmiş dikkatle izliyordu.
Filmde emeği geçen insanların isimlerinin sonuncusu da perdeye yansıtılıp, teşekkürler edildikten sonra konuştum: “Filmde hiç müzik yoktu!”. Yönetmen arkadaşımız cevap verdi: “Doğal olarak, sen şu anda müzik duyuyor musun?”. Sinema salonu çoktan boşalmış, herkes dışarı çıkmıştı. Gerçekten de etrafta hiç ses yoktu. Sonra gülerek ekledi: “Çok iyi bir filmdi!”.
Eve geldikten sonra filmi içimden bir türlü atamadım. Cumartesiyi takip eden günlerde de beynimin bir yanı sürekli bu film ile, bir yönetmenin tarzı ile meşguldü. Dahası sanki dünyaya bakış açımda da bir çarpılma vardı.
---
Üç Maymun’dan birkaç hafta sonra aynı ekip ile Issız Adam’ı izlemeye gittik. Bu film için bir başka arkadaşım: “Sen bu filmi izlememelisin!” yorumunu yapmıştı; ama doğam gereği tavsiyesini tutmamıştım.
Perdedeki filme iki saat katlandıktan sonra bitmiş olmasına sevinmiştim. Perdede yaşananlar bana Sifenks ile olan ilişkimi anımsatmıştı, kalbim sıkışmıştı. Ara sıra gözlerimin dolduğunu da itiraf etmeliyim. Akademisyen arkadaşım ise sarsıcı bir ağlama krizine tutulmuştu. Tez baskısı ile uzun zamandır eşinden ayrı olma olguları, minik gözyaşı damlacıkları halinde etrafa saçılıyordu. Ağlasındı, rahatlardı. Yönetmen arkadaşımız ise film hakkında tek bir cümle kurdu: “Çok kötü bir filmdi!”.
Issız Adam’ı izledim ve unuttum -gerçi radyo ve televizyon kanalları, gazeteler ve dergiler filmi unutturmamak için sanki haşin bir yarışa girmiş gibiler-; ancak elbette Sifenks’e: “Issız Adam’ı izlemelisin,” yorumunu yapmadan da edemedim.
---
Ocak ayı boyunca CNBC-e, ustalara saygı kuşağında, Nuri Bilge Ceylan’ın dört filmini gösterdi. Ne yazık ki sadece ikisini izleyebilme fırsatım oldu. Bunlardan birisi de az önce biten İklimler’di. Film bittikten sonra bir süre yerimde oturdum. Kıpırdamadım. Ve sonra kalkıp bu yazıyı yazmaya başladım.
Kaş, İstanbul, Ağrı üçgeni dekor; yaz, sonbahar, kış mevsimleri duyguların dili olmuştu. Gözlerimi ekrandan ayıramadığımı fark ettim. İçime derin bir acı doldu. Derin bir anlaşılmışlık hissettim. İşte, oralarda bir yerlerde birisi gerçekten anlıyordu. Yalnızlığım kalktı omuzlarımdan. Bir başka ıssız adamı anlatan bu film, benimle yalnızlığımı paylaşmış ve onu yok etmişti. Ustaya “usta” denmesinin köklü ve güçlü gerekçeleri vardı.
---
Mütevazi ile iddialı, gerçek ile kurgu, sadelik ile gösteriş, özgün ile türetme birbirlerine ne kadar uzak olgular ise bir insanın doğasına aykırı davranabileceğine inanmak da o kadar mantıktan uzaktı.
Issız Adamla ilgili yaptığım yorumu geri almak istiyorum.
İnsan oğlu ve kızı doğasından dolayı zaman zaman pişmanlıklar ve üzüntüler yaşayabilir; ama kendi doğasını değiştiremez.
---
İklimler’de ilkbahar eksik kalmıştı. Acaba insanın içinde kalan son umut parçacığını da zedelememek için miydi? Yoksa umut çoktan hayatımızdan çıktığı için mi?