Bugün, ders kayıtları için okulun koridorlarında dolaşan öğrencileri gördüğümde: “Acaba çok mu yaşlandım bu işler için?” diye düşünmeden edemedim. Hemen hepsi yirmili yaşlar civarında, gencecik insanlar birbirlerine: “O dersi beraber alalım”, “Bu hoca çok iyi!”, “Abi, istediğim seçmeli ders dolmuş!” gibi kayıtlara özgü cümleleri söylüyorlardı. Bir an kendi kayıt zamanlarımızı hatırladım. X bankasının y şubesine harç yatırmak için sıraya girilir, formlar doldurulur, hocalarla görüşülür, geç kalanlar için rezervasyon yaptırılmaya çalışılır, üst sınıflar alt sınıflara takılır: “Ha, ha, jeodezi ve fotogrametri alacaksınız bu sene, kesin kalırsınız siz o dersten, daha matematiği veremediniz!”, profların kapısı önünde kuyruklar oluşur, bölüm sekreterleri burunlarından soluyarak bir oraya bir buraya koşuşturur! Heyhat, ne eziyettir yahu ders kayıtları. Her dönem başında bir doz!
Okuldaki ilk dönemimde şaşkın şaşkın koridorda dolaşırken, şimdiki dostlarımdan birisini ilk defa görmüştüm. Elinde kağıtlar bir panoya bakıyordu. Ben de yanına gidip aynısını yapmaya başlamıştım ki, bana dönüp: “Bu işin nasıl yapıldığına dair en ufak bir fikrin var mı?” diye sormuştu. On yedi yaşındaydım o zaman, dile kolay! O ilk kayıttan sonra, her dönemde yanımda daha fazla insan vardı soru soracak. Hatta bir sene geç kaldığım için ders kayıtlarımı Kerem yapmış, bir yandan kendi işlerini halletmeye çalışırken bir yandan da benimki ile ilgilenmişti. Yanına gittiğimde elime kağıtlarımı tutuşturup beni bir güzel paylamıştı.
Aradan geçen bunca zamandan sonra, omuzlara yaşanmışlıkların ağırlığı ile kaybedilenlerin hüznü çöktükten sonra, yeniden bir üniversitede kayıt yaptırmak için koşuşturmak bir tuhaf geldi bana. Elbette şimdiki rolüm öncekinden farklı: “tecrübesiz yirmilik çıtır” yerine “okula afla dönen otuzluk abla” rolündeyim.
Son zamanlarda rolüme uygun davranıp davranmadığımı merak eder oldum. Sanki bugünü yaşamak dururken, geçmişe öykünerek, bundan seneler önce ne yaptıysam aynılarını yeniden yapmaya çalışıyormuşum, sanki yirmili yaşlarımın başında nasıl idiysem aynı koşulları yeniden yaratarak aradan geçen yılların izlerini silmeye çalışıyormuşum gibi..
Bundan seneler önce denenmiş ve hayal kırıklıkları ile sonuçlanmış şeyleri yeniden yaşamak arzusu niye? Acaba ilk denemede yaşanan “başarısızlık” hissinden mi kurtulmaya çalışıyorum? Yirmili yaşlarımda başarısız olduğum herşeyin telafisi için otuzlu yaşlarımı mı kullanıyorum? Acaba içten içe yirmili yaşlarımı “doğru” bir şekilde değerlendiremediğimi mi düşünüyorum? Ve eğer böyleyse, kırklı yaşlarımı otuzların telafisi ile mi geçireceğim?
Umuyorum ki, bu durum da teknoloji gibidir. İlk buluş zordur, ama ilkinin ardından gelen her yeni buluş için daha az zaman ve emek harcanır. Bu durumda belki otuzların ortalarına gelmeden fiziksel yaşım ile zihinsel yaşım birbirlerini yakalar. Geçmişe özenmek ve geçmişi kopyalamak yerine bugünü yaşamak arzusu ve seçkinliği ile donanırım.
Nihayetinde yaşamak da öğrenilesi bir şey. Üzerinde yeterince zaman ve emek harcanmadan ne olduğu bilinmiyor.